Diğer

DOĞU AVRUPA SOSYALİST ÜLKELERİNDE REFORM SÜREÇLERİ

 

 

Dr. Tarık Demirkan 

Gelecek Dergisi

Sayı: 1, Haziran 1989

 

İkinci Dünya Savaşından bu yana geçen kırk küsur yıl ilerde “Birleşik Avrupa’nın” ön tarihi olarak değerlendirilecek. Batı Avrupa kapitalist ülkelerinin –sosyal demokrat partilerin yadsınamaz çabalarıyla- ekonomik ve siyasi istikrarı sağladıkları, sistemin iç çelişkilerinden doğan bunalımları dönemsel daralmalara indirgemeyi başardıkları, katmanlar ve toplumsal tabakalar arasındaki çelişkileri sistemin temellerine zarar vermeyecek ölçüde yumuşatabildikleri, geçen yüzyılda başlayan sermayenin toplumsallaşması sürecine, ekonominin, sanayinin ve teknolojinin ulusal sınırlar tanımayan gelişmesine koşut olarak kıta çapında oluşan siyasi uzlaşmanın ve merkezileşmenin tarihi bu

Aynı dönem Doğu Avrupa ülkeleri açısından ise dünya ekonomik politik süreçlerinden yalıtlanmanın, tarihsel olarak Avrupa’nın periferisinde yer almaktan kaynaklanan görece geri kalmışlığın derinleştiği, ekonomik daralma ve siyasi istikrarsızlık yılları olarak değerlendirilecek.  Kırk küsur yılın verileri dünyanın bu köşesinde uygulanan gelişme modelinin tarihsel koşullara denk düşmediğini işaret ediyor. Ekonomik anlamda bölgesel olarak içe kapanık ve tek merkezli kalkınma stratejisi sözü geçen ülkelerin dünyanın ileri sanayi ülkeleri arasına girebilmesini sağlayamadığı gibi, tüm çabalara karşın bölge ülkelerinin ekonomik entegrasyonuna da ulaşamadı.  Ekonomik teknolojik geri kalmışlığın pekiştiği bu yıllarda Doğu ve Batı Avrupa arasındaki gelişmişlik farkı da derinleşti.

Doğu Avrupa sosyalist ülkelerinin tümü için geçerli olan tektip bir kalkınma modelinden söz edilebilir mi? Evet, her ne kadar bu ülkelerin tarihi ve toplumsal koşulları önemli farklar gösteriyor olsa da, 2. Dünya Savaşından sonraki tarihsel dönemlerde bu ülkeler hem ekonomik ve hem de siyasi anlamda  -küçük ayrıntılarıyla- tek bir modeli Sovyet Modelini yaşama geçirmeye çalıştılar.

“Bu ülkelerde uygulanan “Sovyet Modeli” nedir?”

Burada sözü geçen modelin ekonomik yanlarına girmek istemiyorum. Yazının boyutları sosyalist ekonomilerde meta üretiminin olup olmayacağı, tek bir ülkede sosyalizmin inşasının olanaklı olup olmadığı üzerine özellikle yirmili yıllarda Sovyetler Birliği’nde süren kuramsal tartışmaları ele akıp tanıtmaya ve modelin uygulanmasının sözü geçen ülkelerin ekonomilerinde yarattığı dengesizlikleri asimetriklikleri veriler temelinde değerlendirmeye el vermiyor. Burada sadece birkaç cümleyle sonuçlar üzerinde duralım:

Toplumun yeniden üretim süreçlerinde kar, maloluş fiyatı, rantabilite, verimlilik, talep gibi kıstasların dikkate alınmadığı, üretimin piyasasının arz talep yasalarından etkilenmeden, makro ve mikro düzeyde merkezi bazı organlarca düzenlendiği koşullarda süren ekstensif kalkınma, ulusal ekonomilerin güç kaynaklarının israfına, kapasitelerin tükenmesine ve tıkanmalara yol açtı.

Ülkelerin ulusal koşullarını ve kalkınmışlık düzeylerini göz ardı ederek her halükarda ağır sanayiye öncelik tanıyan kalkınma stratejisi dev sanayi komplekslerini yarattı. Ama ekonomik rekabetin olmadığı koşullarda tarımın ve diğer sektörlerin zararına gelişen bu ağır sanayi kompleksleri hantal, ulusal kaynakların çarçur edildiği, teknik teknolojik yenilenme kaygısını duymayan birimler olarak kaldılar.

Sanayinin geliştirilmesi uğruna ihmal edilen ve yarattığı değerlerin önemli bir kısmı başka sektörlere aktarılan tarım sektörü ulusal ekonominin dengesini tehdit eder boyutlarda geriledi. Modelin tarım alanında öngördüğü kollektivizasyonun kısa süre içinde gerçekleştirildiği, bazı dönemlerde zor ve baskı unsurlarını da kullanarak kooperatifleşmesinin sağlandığı bu ülkeler bir iki istisnanın dışında tarım mamulleri bakımından kendi kendilerine yetmeyen, en azından sıkıntıların duyulduğu ülkeler haline geldiler.

Özel mülkiyetin küçük birimlere kadar devletleştirilmesi bir yandan -özellikle hizmetler alanında- sıkıntı ve yokluklar yaratırken, öte yandan da devlet tekellerinin egemenliğindeki sanayi üretiminde de darboğazlara neden oldu.

Malların fiyatlarının ekonomik anlamda, üretimde kullanılan girdiler temelinde değil de, merkezi olarak tespit edilmesi, siyasi nedenlerle ve enflasyon yaratmama kaygısıyla zamların uygulanmaması, her mala verilen devlet sübvansiyonlarının sürekli artmasına neden oldu, ki bu da ulusal bütçeleri sürekli zorlayan bir etmen haline geldi.

Doğu Avrupa sosyalist ülkelerinde üretimin nicel boyutlarına önem veren bu “ekstensif kalkınma” 1960’lı yıllardan itibaren durağanlık, gerileme ve sonuçta bunalım dönemlerini yaşadı. Soğuk Savaş yıllarının sona ermesine koşut olarak bölge ülkelerinin dünya ekonomisiyle giderek artan ilişkileri, çelişkileri netleştiren, görece geri kalmışlığın boyutlarını hissettiren ve sonuçta yeni yol arayışlarını gündeme getiren bir dönem başlattı.

İşte ele aldığımız ülkelerde ekonomik yaşamda reform çabalarının birinci dalgası bu yıllarda boy verdi. Ama reform programları her ne kadar ekonomik anlamda gerçekçi olsalar da bu dönemde başarısızlığa uğramaya mahkûmdular. Var olan ilişkiler sisteminin reformdan geçirilmesinin birinci koşulu siyasi yapı reformuydu.

Ekonomik yapı ve siyasi yapı arasındaki bu sıkı ilişki sosyalizmin yapısından kaynaklanıyor. Bilindiği gibi sosyalist toplumlar daha önceki toplumsal sistemlerin aksine, toplumsal ekonomik yapı içerisinde spontane olarak zaman içinde boy verip serpilen toplumsal güçlerin önce ekonomiye sonra da siyasi iktidara el koymaları sonucunda doğmadılar. Daha önceki toplumsal sistemlerde geleceğin toplumsal ilişkileri, eski çerçeve içinde gelişmiş ve iktidarın bu yeni güçlerin temsilcilerinin eline geçmesiyle bu süreç hızlanmıştı.  Sosyalist toplumlarda ise iktidara el koyan güçler, sosyalist olarak niteledikleri ekonomik yapıyı ve ilişkileri iktidarı ele geçirmelerinden sonra, yukarıdan aşağıya, merkezi ve bilinçli olarak kurdular.  Çok önemli olan bu fark bu toplumlarda ekonomik yapının reformunun izlemesi gereken yöntemini de belirliyor.  Tabanda, yani üretim güçleri ve toplumsal ilişkiler düzeyinde kontrol ve özdenetim mekanizmalarının olmadığı koşullarda, ekonomik yapıdaki değişiklik yukarıdan aşağıya doğru olmak zorunda. Bu ise siyasi mekanizmanın da değişmesini zorunlu kılıyor. Eski ekonomik ilişkileri ve yapıyı öngören eski siyasi yapının yerini, yeni ilişkileri hedefleyen yeni siyasi yapıya terk etmesi gerekiyor. İşte bu nedenle toplumsal yapının ve ekonominin olmazsa olmaz koşulu siyasi yapıdaki reformdur.

Şimdi Doğu Avrupa ülkelerindeki siyasi reform çabalarına girmeden önce ana hatlarıyla bu ülkelerde egemen olan Sovyet siyasi modelini ele alalım:

Bugün dünyanın değişik köşelerinde sosyalist toplumsal ilişkileri yaratmaya çalışan ülkelerin tümünde –ki bunlar arasında değişik nedenlerle Sovyetlere karşı olanlar da vardır- ekonomik yaşamda küçük farklılıklar olsa bile, siyasi anlamda Sovyet Modeli yürürlüktedir. Modelin özü: partinin bu toplumlarda her şeye egemen tek merkezi örgütlü güç olmasıdır. Parti, devletle, yasama-yürütme ve yargı organlarıyla iç içe geçmiştir.  Başka biçimde söylersek, halkın ülke yönetimine ortak olabileceği, politik etki yapabileceği tüm organ ve platformlar: seçimlerden parlamentoya, sendikalardan dernek ve mahalli kuruluşlara kadar her şey parti, karşısında ikincil öneme sahiptir.

Siyasi demokrasinin sadece toplumsal anlamda değil, parti işleyişinde de kesinlikle eksik olduğu bu koşullarda karar mekanizmaları az sayıda, bir avuç, hatta çoğu kez tek bir liderin hegemonyasındadır. Alınan kararların harfi harfine uygulanmasından başka bir işlevi olmayan parti örgütü, hükümet, devlet daireleri ve diğer kurumlar süreç içinde basit, inisiyatifsiz yürütme mekanizmaları haline gelmişler, bu kademelerde yaygınlaşan “kapı kulluğu” yeni çıkar ilişkilileri yaratmış, verilen emri yerine getirmeye en uygun kişilerden seçilen “memur-bürokrat” tabaka toplumda farklı çıkarlara ve ayrıcalıklara sahip kemikleşmiş bir yapı oluşturmuştur.

Bu sürecin kolay yaşanmadığının en somut kanıtı Sovyetler Birliği’ndeki Stalin dönemidir. Bu dönemde farklı görüşlere sahip olsun veya olmasın “tek kişinin liderliğini” tehlikeye sokabilecek her politik kadro etkisizleştirilmiş, yukarıdan aşağıya çığ gibi büyüyen soruşturma, tutuklama ve likidasyon atmosferi içinde korkunun, yılgınlığın ve pasifizmin egemen olduğu bir toplum yaratılmıştır.  Ama son zamanlarda propagandanın da etkisiyle giderek güçlenip yaygınlaşan tezin aksine modelin mimari Stalin değildir. Stalin’in kişisel diktatörlüğüne fırsat veren, bu konuda elverişli bir temel yaratan etmen Ekim Devrimi sonrası siyasal bir demokrasi yerine adı ne olursa olsun, diktatörlüğün tercih edilmesi, halkın iradesini kullanabileceği denetim mekanizmalarının yaratılamamış olmasıdır. Hata Stalin’in uygulamalarında karakterinin olumsuz yanlarında değil, Stalin’i “Stalin” yapan siyasi modelde aranmalıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyalist yolu seçen Doğu Avrupa “Halk Cumhuriyetleri”nde de bu model aynen alınıp uygulanmıştır. Demokratik geleneklerin daha köklü, halkın siyasi bilincinin daha gelişmiş olduğu bu ülkelerde yaşama geçirilmeye çalışılan Sovyet siyasi modeli toplumsal yaşamda bugüne kadar giderilemeyen derin çatlaklar yaratmış, ölçülemeyecek zararlar vermiştir.

1945-1950 yılları arasındaki dönem bu ülkelerde komünist partisinin iktidarı hegemonyalarına alma tarihidir.  Ülkeden ülkeye bazı farklar gösterse de, komünist partiler bazı ülkelerde sosyal demokrat partilerle birleşerek, bazı ülkelerde diğer partileri hiçbir fonksiyonu olmayan biçimsel kurumlar haline getirerek toplumsal yaşamın var olan tek partisi haline gelmişlerdir. Sovyetler Birliğinde 1953 yılında Stalin’in ölümüyle sona eren dönem en katı biçimiyle 1948’lerden ellili yılların sonuna kadar Doğu Avrupa ülkelerinde de yaşanmıştı. Bu dönemde Bulgaristan’da Vlko Çervenkov, Çekoslavakya’da Antonin Novotny, Macaristan’da Matyas Rakosi, Polonya’da Boleslaw Bierut ve Romanya’da da Ana Pauker ve G.Gherghiu-Dey ülkelerinin her şeye hakim politik liderleri haline geldiler.

“Küçük Stalinler kendi Buharinlerini yarattılar”

Bir zamanlar Sovyetler Birliğinde olduğu gibi bu ülkelerde de toplum içinde komünist partisine muhalif güçlerin saf dışı edilmesinin ardından, parti içinde belli konularda “lider”den farklı görüşler taşıyan “potansiyel muhaliflere” sıra geldi. Soğuk Savaş yıllarının Stalinci politikasına koşut olarak “sosyalist toplum geliştikçe sınıf savaşı da keskinleşecektir” tezi uyarınca ve “saflarımızı temizleyelim” sloganı altında küçük Doğu Avrupa ülkelerinin “küçük Stalinleri” kendi “Buharinlerini” yarattılar. Sahte delillerle, işkence altında alınan ifadelerle partilerin yönetici kadrolarından birçokları kovuşturuldu, mahkûm edildi, ölüm cezalarına çarptırıldı.  Bu komplo nitelikli davalar arasında en ünlüleri Bulgaristan’da Trayço Kostov, Çekoslavakya’da Rudolf Slanski, Macaristan’da Laszlo Rajk ve Polonya’da da Vladislav Gomulka davalarıdır.

Şurası unutulmasın ki, bir zamanların Çarlık Rusyasına göre kapitalizmin daha ileri, demokratik geleneklerin daha köklü, işçi sınıfı hareketinin daha örgütlü ve işçi sınıfı içinde sosyal demokratlara özgü düşünce –tartışma özgürlüğünün ve töleransın daha yaygın olduğu Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist modelin uygulanmaya başlanmasından itibaren, siyasi yapının monolitik yapıya bürünmesine paralel olarak, reformu savunan güçler de şu veya bu biçimde, ama sürekli var olmuşlardır. Siyasi ve ekonomik modelde değişiklik talep eden bu güçlerin  bu talepleriyle ortaya çıkmaları Stalin’in ölümünden sonra 25 Şubat 1956’da toplanan SBKP’nin ünlü 20. Kongre’sinden sonra olmuştur.

Sözü geçen kongrede Stalinist modelin değil, Stalin’in ve kişileri putlaştırmanın ağır eleştirisiyle delegelerin önünde –ama Sovyet ve dünya kamuoyundan gizli- bir konuşma yapan Hruşçov, sosyalist toplumların evriminde bir dönemin kapandığının işareti olarak değerlendirilebilir. Bu tarihten itibaren günümüze kadar Doğu Avrupa ülkelerinde reform çabaları sürekli gündemde kalmış, ama değişik tarihlerde ve değişik boyutlarda kabaran reform dalgası hiçbir ülkede kalıcı bir sonuca ulaşamamıştır.

Bu olgunun nedenini Doğu Avrupa sosyalist ülkeleri ve sosyalist topluluğun merkezi gücü olan Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin asimetrik niteliğinde aramak doğru olur kanısındayım. Başka deyişle, Doğu Avrupa ülkelerinin Sovyetler Birliğine olan ekonomik, ideolojik ve politik anlamda tek yanlı bağımlılıkları, Avrupa’nın bu bölgesinde var olan ve dönem dönem toplumsal patlamalara da dönüşen reform çabalarının ülkelerin kendi iç koşullarının değişiminden çok, Sovyetler Birliği’nin gelişmeler karşısında aldığı tavra bağlı kılmaktadır. 1950’li yıllardan 1980’li yıllara kadar geçen otuz yıl içinde bölge ülkelerinde alevlenen reform hareketlerinin yenilgilerinin temel nedeni, reform sürecine giren ülkelerdeki tutucu güçlerin direncinden şok, yenilenmeye karşı güvensiz olan ve bu süre içinde – her ne kadar Hruşçov döneminde Stalin’in elşeştirisi yapılmış olsa da- özünde post stalinist politikayı aşamayan, siyasi yapısını yenileyemeyen Sovyetler Birliği’dir.  Bölgedeki kalkınma modelinin başarısızlığının kesin kanıtı olarak da değerlendirilebilecek iki büyük trajedi bunu doğrular niteliktedir.

“1956 Macaristanından 1968 Çekoslayavkayasına”

Doğu Avrupa sosyalist ülkelerinde uygulanan toplumsal dönüşüm modelinin yarattığı tıkanıklık ve bunalıma karşı ulusal toplumsal boyutlarda ilk başkaldırı 1956’da Macaristan’dan geldi. 20. kongrenin hız verdiği toplumsal hareketlenmenin de baskısıyla parti içinde güçlenen ayrışma sürecinin bir parçası olarak, daha önce kovuşturulan, görüşleri mahkûm edilen İmre Nagy’ın çevresinde toparlanan reformcu güçler toplumsal kaosun en derinleştiği günlerde siyasi yaşamın kilit mevkilerine geldiler. Ama İmre Nagy ve ekibinin değil var olan modeli reformdan geçirme, ülkede baş gösteren toplumsal anarşiyi geriletme, istikrar sağlama şansı bile yoktu. Bunun nedeni önerdikleri programın somut sorunlara yanıt verememesi değil, ülkede programı yaşama geçirebilecek bir merkezi otoritenin kalmamış olmasıydı. Partinin on yıl içinde halkta yarattığı hayal kırıklığı bir yandan, parti içinde tutucu vfe reformist güçler arasında süren çekişme diğer yandan etkisini gösterdi. Dışarıdan çok sağlam gibi görünen parti toplumsal erozyonun burgacında birkaç hafta gibi olağanüstü kısa bir süre içinde inisiyatifi elinden kaçırdı, toplumsal otoritesini yitirdi.

Modelin uygulandığı sosyalist toplumlarda partinin toplum içinde gerçekten karar ve inisiyatif sahibi tek kurum olduğunu daha önce de belirtmiştim. Bu koşullarda otorite kullanmaya muktedir tek toplumsal kurumun çökmesiyle toplumsal kaosun boy atması arasında doğrudan neden sonuç ilişkisi vardır. Nitekim 1956 Macaristan’ında da bu böyle oldu. Diktatörlükten aşırı liberalizme, neredeyse anarşiye dönüşen siyasi ortamda sıralanan güçler reform yanlılarından kralcılara, Stalinistlerden karşı devrimcilere kadar geniş bir yelpaze oluşturmakdaydılar. Yönetimdeki reformist güçlerin ortama egemen olup olamayacakları, siyasi mücadeleyi kimin kazanacağı sorusu bugün artık yanıtı verilemeyecek tarihsel bir soru olarak kalmaya mahkum: 4 Kasım 1956’da Sovyetler Birliği Macaristan’a askeri müdahalede bulundu.  Böylece Doğu Avrupa’da ilk ciddi reform girişimi kaba güçle yarıda kesildi.

Modelin 1956’da Macaristan’da yaşadığı sindroma ve derin bunalımın deneyleri, bölgede her iki kampın da –yani hem reform yanlılarının ve hem de tutucuların- ilginç dersler çıkardığı gelişmeydi. Reformun ikinci önemli durağı olan 1968 “Prag Baharı”nın hem oluşumu, ve hem de ağır yenilgisi 1956 Macaristan’ının izlerini taşır.  1968 Çekoslavakya reform deneyi, daha önce çıkarılan derslerin ışığında farklı gelişmiştir.

Ellili yılların sonunda, 1961-1965 plan döneminde sosyalizmin inşasının tamamlanacağının, kişi başına düşen sanayi üretiminin Batı Avrupa ülkelerini bile geride bırakacağının ilan edildiği Çekoslavakya 1967’ye gelindiğinde derin bir ekonomik bunalım yaşamaktaydı. Ama Macaristan’daki gelişmelerin tersine Çekoslavakya’da reformu savunan güçler halkın istemlerinin önüne geçmeyi başardılar.  3 Ocak 1968’de Alexander Dubçek parti genel sekreterliğine seçildi. Uygulamaya konulan reform programı hem ekonomik ve hem de siyasal anlamda anarşiye meydan vermeden dönüşümleri sağlayabilecek ilkesel güce sahipti ve daha da önemlisi yığınların aktif desteğini de kazanmıştı.

1968 Çekoslavakyasının reform programı 1980’lerin Glastnostunun öncüsüdür. Hatta siyasi anlamda ondan daha ileri hedefler de saptamaktadır. Toplumsal ve siyasi yaşamın demokratikleştirilmesi, siyasi yaşamın üzerinde halk iradesinin uygulanabilmesini sağlayacak mekanizmaların yaratılması, demokratik bir anayasa çerçevesinde yetkileri yasalarla belirlenmiş bir hukuk devletinin oluşturulması, devlet erkinin yüksek organı olan parlamentonun işlev ve yetkilerinin arttırılması, sansürün kaldırıldığı bir ortamda ifade ve basın özgürlüğünün sağlanması, ve tek partili koşullarda da olsa çoğulcu düşünceye olanak sağlanması, bugün, uani Glastnost’un 4. yılında bile ileri talepler olarak değerlendirilebilir.

Çekoslavakya’da toplumun ezici çoğunluğunun desteğine sahip reform hareketi 1956 Macaristan’ının tersine hiçbir kargaşa ve anarşiye neden olmadan adım adım dönüşümlerini gerçekleştirirken, reform karşıtı güçler de Sovyetler Birliği’nin 1956’da Macarşistan’a yaptığı askeri müdahalenin dünyadaki olumsuz yankısının ardından bu kez müdahalenin daha uygun yöntemini aramaktaydılar. 1968 Çekoslovakya reformu sonuçta Varşova Antlaşmasına baplı ülkelerin ortak müdahalesiyle sekteye uğratıldı.

“Polonya ve Dayanışma Sendikası neden farklı?”

Seksenli yılların başlarında Polonya’da patlayan ekonomik ve siyasi bunalım ve derin örgütlü bir toplumsal muhalefet olarak boy veren reform hareketi niteliksel olarak da bölgedeki daha önceki reform süreçlerinden önemli farklılıklar gösterir. Muhalefet ve toplumsal sistemin reformdan geçirilmesini talep eden güçler Macaristan ve Çekoslavakya’da öncelikle parti içinde doğup gelişirken Polonya’da sistemin, kalkınma modelinin ve siyasi yapının toptan reddini öngören hareket parti dışındaki hatta rejimin resmen izin verdiği kurumlardan da yararlanmadan, tabanda sözün gerçek anlamıyla illegal olarak gelişmiştir.

Dayanışma Sendikasının doğuşu ve kitlesel örgütlenişi ve buna paralel olarak toplum içinde alternatif bir örgüt haline gelişi, mücadelesi ve elde ettiği haklar sosyalist toplumlarda reform karşıtı güçlerin gözünü korkutan gelişmelerdir.  Polonya reform sürecinin dolaylı da olsa “Glastnost’un” doğuşunda payı vardır dersek, olayı abartmış olmayız.

1950-1980 döneminde Doğu Avrupa’nın sosyalist yönelimli ülkelerinde reform süreçlerinin sekteye uğraması olgusu, daha önce de belirttiğin gibi reformun ülke içi muhaliflerinin direncinden çok Sovyetler Birliği’nin modelden taviz vermeyen katı tutumundan kaynaklanmaktadır. Sovyetler Birliği’nin bu katı tutumu nasıl açıklanabilir?

Sovyetler Birliği’nde uzun süre geçerliliğini koruyan ve özellikle Stalin döneminde bilinçlere iyice yerleşen görüşe göre, sosyalizm var olan yapısı ve kurumsal çerçevesiyle ve engelsiz olarak komünizme doğru ilerleyen bir toplumsal sistemdir. Bu hatalı mantığın doğal bir sonucu olarak reel sosyalizmi değiştirmeye yönelik eleştiri ve öneriler, revizyonist, düzen karşıtı, muhalif hatta düşman görüşler olarak değerlendirilmiş ve kovuşturulmuştur.

Öte yandan bu tutumun oluşmasında küçümsenmemesi gereken bir etken de bir devrimle kurulan  sosyalist toplum koşullarında, her türlü reforma, yani reform olgusunun kendisine karşı güvensiz olmak, reformları verilmesi kaçınılmaz bir taviz olarak değerlendirmek önyargısıdır.  Bu önyargı Bolşevik hareket içinde tarihsel olarak da hep etkin olmuştur. Tüm bunlara var olan düzenin korunmasında maddi moral çıkarı olan toplumsal tabakanın her türlü yenileşmeye karşı gösterdiği sert tepkiyi de eklersek, yetmişli yıllarda artık iyice etkisini duyuran görüş ve araştırmalardaki sığlığın ideolojik bir bunalıma hangi koşullarda neden olduğu kolayca kavranabilir.

Bu ikili bir süreçtir: reformsuzluk ideolojik çarpıklığa neden olurken, ideolojik geri kalmışlık da reformsuzluğa yol açmaktadır.  Olayların ve somut gerçekliğin gerisinde kalan ideoloji, yaşamın dayattığı sorunlara yanıt verememektedir.  Sosyalist toplumlarda her türlü pratik değişimin ideolojik temelinin (izahının)  olması gerektiğini göz önünde bulunduracak olursak, bu alandaki geriliğin, gelişimin ciddi bir fireni halinde geldiği kolayca fark edilebilir.

 

“Birkaç sonuç”

Şimdi tarihsel gelişimimin kısa bir değerlendirmesi olan bu yazımızdan çıkarılabilecek sonuçları birkaç cümleyle özetleyelim:

Birinci olarak: Doğu Avrupa’nın sosyalist yönelimli ülkelerinde kalkınma sürecinin hem ekonomik ve hem de siyasi anlamda tıkanmasının nedeni standart bir şekilde alınıp bu ülkelerde de yaşama geçirilmeye çalışılan Sovyet modelidir.

İkinci olarak: sözü geçen ülkelerde reform talebi son birkaç yılın güncelleştirdiği bir istem değil, tarih içinde sürekli var olan, bazen güçlenen, bazen bastırılan toplumsal bir talep ve koşulların dayattığı bir zorunluluktur.

Üçüncü olarak: toplumsal ekonomik sorunların çözümünü hedefleyen reform sürecinin birincil aşaması siyasi yapının niteliksel dönüşümüdür. Bu olmadığı sürece en radikal ekonomik reformlar bile başarısızlığa uğramaya mahkûmdur.

 Dördüncü olarak: Doğu Avrupa ülkelerinde reform sürecinin başlıca engeli, tarihsel anlamda, bu ülkelerdeki reform karşıtı tutucu güçlerin direnci değil, bu ülkelerin tek yanlı olarak bağımlı oldukları Sovyetler Birliğinin reform çabalarına karşı gösterdiği tepki olmuştur.  Bu anlamda bölge ülkelerinde reformun başarısı Sovyetler Birliği’ndeki reform süreçlerinin başarısına doğrudan bağlıdır.

Beşinci olarak: Sovyetler Birliği’ndeki reform sürecinin içteki de-stabilizasyonun üstesinden gelerek ve uluslararası yumuşamanın yeni döneminden yararlanarak başarıya ulaşması, Doğu Avrupa’da şimdiye kadar reforma karşı tutum alan bir iki ülkenin politik yöneticilerini de ikna edecektir.

Altıncı olarak: doğal olarak bir önceki maddenin tersi de doğrudur. Yani reform sürecinin Sovyetler Birliği’ndeki yenilgisi, bölge ülkelerinde şimdiye dek görülmemiş boyutlarda derinleşen reform süreçlerini kesintiye uğratacak, tarihsel gelişime indirilen bu ağır darbe bölge ülkelerini şimdiden tahmin edilemeyecek yeni rol arayışlarına zorlayacaktır.

 

 

 

 Dr. Tarık Demirkan

Gelecek Dergisi

Sayı: 1, Haziran 1989

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s