Sendika

Hangi Türkiye?

664291-erdogan_3751Psikolojide bilinçaltının da derinliklerinde en içgüdüsel, en ilkel dürtü, korku ve kaygıları düzenleyen bir mekanizmadan bahsedilir.

Ne olduğu tam olarak bilinmeyen ve beynin en dibindeki “sürüngen beyin” olarak adlandırılan katmanın harekete geçirdiği bu mekanizma belli dürtüler karşısında bireyi vahşileştirir, ona, daha sonra kendisinin bile hayret edeceği işler yaptırır.

Toplumsal psikoloji ve sosyoloji çoğu kez tarihte insanların anlaşılması güç toplumsal tepkilerini ele alırken işte bu mekanizmayı da işaret eder.

Sıradan insanları tanınmaz hale getiren;

Komşuyu, komşuya düşman eden;

En yakınlar arasına bile kan davası sokan dürtülerdir bunlar.

İnsan insana yabancılaşır, ahlaki kriterler ve kaygılar giderek son bulur.

Birey, bir sürünün parçası olarak daha sonra utanacağı işler yapar!

Kitlesel katliamlar, soykırımlar, iç savaşlar da işte bu ortamda başlar.

Mesela, vatanın ve milletin “bölünmesi” düşüncesi ortalama Türk insanının en içsel korkularından biridir.

“Ülke bölünüyor” kaygısı Türkiye’de hiç olmadık tepkilerin dile gelmesine neden olabilir.

Normal koşullarda, kendini çok daha yakından etkileyen başka nedenlerle kılını kıpırdatmayan ortalama vatandaş bu nedenle sokağa dökülebilir.

Toplumun bir başka kesiminin “sürüngen beyni” ise “din iman namus elden gidiyor” hezeyanlarına tepki verir!

Bu haykırışların gereğini yapacak, sokakları dolduracak, yakıp yıkacak kitle rahatlıkla harekete geçirilebilir.

Toplumun bir diğer katmanında ise benzer dehşet, “şeriat geliyor” çığlıklarıyla ortaya çıkar!

Ve siyasetçiler sık sık bu silahı kullanırlar!

Amaç halkın en gizli içgüdülerini kaşıyarak, “dış düşmanlar” “iç düşmanlar” yaratarak taraftarlarını belli bir yönde saflar halinde harekete geçirmektir.

Siyasetçiler, kendi seçmen kitlesini oluşturan ortalama vatandaşın “sürüngen beynini” uyararak aslında yarattıkları düzenin kendi istekleri doğrultusunda devam etmesini sağlamaya çalışırlar.

Cumhuriyet tarihi bunun örnekleriyle dolu!

Ancak, kanımca şu an Türkiye’nin geldiği nokta ülkemiz tarihindeki en kritik nokta!

“Ülke bölünüyor” çığlıklarıyla beyinlerde yaratılan fay hattı, kamplaşmayı derinleştirerek, pratikte gerçekten de ülkeyi bölünme noktasına getirdi. Ulusal faktörler, dil, kültür ve gelenekler düzleminde Türkiye’nin insanları karşılıklı düşman oldu.

Birbirini besleyen simetrik kaygılardan kaynaklanan “din iman namus elden gidiyor” feryatları ve “Şeriat geliyor” çığlıkları ise Türkiye toplumunu “inanç” temelinde göbeğinden çatlattı.

Buna rahatlıkla Alevilere karşı uygulanan ayrımcılığı da ekleyebiliriz.

Bu çatlaklar artık o kadar derinleşti ki, bir süredir görünürde bir arada yaşayan, ama aslında birbiriyle bağı olmayan “paralel özerk toplumlardan” rahatlıkla söz edebiliriz.

Sadece AKP döneminden bahsetmiyorum. Ondan önceki dönemde temelleri atılan bu çatlaklar derinleşirken, toplumsal örgütleriyle, sivil kuruluşlarıyla, iş dünyasıyla, sendikalarıyla, reklam ajanslarıyla, medyasıyla “toplum içinde toplumlar” (cemaatler) ortaya çıktı. Bu özerk toplumsal yapıların elbette edebiyatı, şiiri, tarih anlayışı ve hatta esprileri de farklı.

AKP’nin estirdiği rüzgâr, bir anlamda bu bölünmüşlüğe verilen bir yanıttı, yani AKP (ve siyasi İslam) bu parçalanmada aslında neden değil sonuçtu. Ama yine de AKP döneminde yaşananlar ilginç bir şekilde bu sözünü ettiğim parçalanmayı görülmemiş bir şekilde derinleştirdi ve neredeyse dönüşü olmayan, vahşi bir süreç haline getirdi.

Bunun nedenleri elbette irdelenmeli ve bu başka bir yazının konusu.

Ancak bir gerçek var ki, o da şu: Türkiye parçalandı!

Toplum, bir daha bütünleşmesi çok zor (belki de artık imkânsız) bir dağılma, cepheleşme ve karşılıklı seferberlik ortamına sürüklendi.

Bugün tek bir Türkiye’den söz etmek mümkün mü?

Geçtiğimiz günlerde Avrupa’da, Türkiye iki olayla anıldı. Bunlardan biri başbakanın tartışmalar yaratan Almanya gezisi, diğeri de Cannes film festivalinde bir Türk yönetmenin kazandığı Altın Palmiye ödülüydü.

İki gelişme iki sembol, iki Türkiye!

Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Nuri Bilge Ceylan’ın dünyaları hangi düzlemde kesişiyor?

Ya da birinin veya diğerinin sahip olduğu değerleri savunan insanlar hangi düzlemde bir araya gelebilirler?

Ve belki de en önemli soru; hangisi gerçek Türkiye?

Elbette soruya yanıt: her ikisi de! Ancak artık birbirinden ayrı hareket eden, kendi bağımsız yörüngesini çizen bu dünyaları kim tekrar bir araya getirecek?

Korkarım ki hiç kimse!

Ve tarih ilerde bu süreci irdelerken, dinozorların dünya sahnesinden çekilmesinden milyonlarca yıl sonra bile insanların “sürüngen beyinlerini” acımasızca tahrik eden Türkiye’nin siyasetçilerini herhalde övgü ve takdirle anmayacak.

Sendika.org, 27 Matıs 2014

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s